İstanbul’un İlk Belediye Başkanı

Osmanlı evliya ve ulemalarının büyüklerinden.İsmi,Hızır Çelebi bin Celaleddin.Nasreddin Hocanın torunlarından.1407(Hicri 810) senesi Rebiüelevvel ayının birinde Eskişehire bağlı Sivrhisar kasabasında doğdu.1458(Hicri 863) senesinde İstanbul’da vefat etti.Vefa ile Zeyrek arasında,Unkapana giden cadde kenarında defnedildi.Osmanlı padişahı Sultan Mehmed,uzun zamandır yaptığı hazırlıkları tamamlayarak İstanbulu kuşatmış ve günlerce süren muhasara sonunda 29 Mayıs 1453’de Peygamber Efendimizin müjdesine mazhar olarak şehri fethetmiştir.Fetihten bir gün sonra
padişahın Otağ-ı Hümayununda bütün ileri gelen ümera ve ulema toplanmışlardı.Fatih Sultan Mehmed fetihle ilgili son bilgileri alıp gerekli emir ve fermanları verdikten sonra, Hızır Çelebiye dönerek; “İstanbul kadısına hüküm odur ki…” dedi.Bu fermanla Fatih, Hızır Beyi,imparatorluğun en önemli vazifelerinden birine tayin ediyor ve ona olan güvenini en üst derecede
gösteriyordu.Hızır Beyin İstanbul kadılığı uzun sürmedi.İstanbul’un fetih tarihi olan 1453’den vefat ettiği 1458 yılına kadar 5-6 yılık bir süre ile bu önemli vazifeyi yerine getirdi. Ancak bu kısa sürede gösterdiği icraatı ile çok başarılı oldu.Bu başarı da Hızır Beyin unutulmaz Türk valileri ve alimleri arasında sayılmasında büyük rol oynadı.Adaleti ile ilgili menkıbeleri günümüze kadar geldi.Şöyle ki: O zamanda kadılar bugünkü belediye reislerinin yaptıkları işleri de yaparlardı.Çünkü o zamanlar,nüfus ne kadar kalabalık olursa olsun,insanların mahkeme ile işleri az olurdu.Kimse kimseye kötülük düşünmez,komşu komşusunun hakkına riayet ederdi.Nitekim Fatih’in,İstanbul’un fethinden önce tebdil-i kıyafetle Edirne Bedesteninde
dolaşırken başından geçen hadise meşhurdur.Fatih Sultan Mehmed Han,bir sabah vakti,tebdil-i kıyafetle alış-verişe çıktı.Yanında halk kıyafetindeki vezirinden başka kimse yoktu. Girdiği dükkandan iki okka yağ istedi onu aldıktan sonra,beş okka da bal vermesini söyledi.Dükkan sahibi; “Efendim,ben siftahımı yaptım,balı da komşudan alın,o da siftah etsin.” dedi. öbür dükkana gittiler.Oradan da ikinci bir şey alamadılar.Böyle kaç dükkanı dolaştılar,hiçbirinden ikinci bir şey alamadılar.Hızır Bey,komşunun değil hakkına,komşuya karşı ihsana bu kadar riayetkar olan böyle bir milletin kadısı idi.Böyle sultana böyle kadı.

Hızır Bey, İstanbul kadısı ve belediye başkanı olarak vazifeye başladıktan bir müddet sonra,bir hristiyan mimar geldi.Hızır Beyi buldu.Kadı efendiye halini arz edip,padişah Fatih Sultan Mehmed Handan şikayetçi olduğunu söyledi.O zamanlar,Avrupa ülkelerinde değil kralı mahkemeye vermek,aleyhinde konuşmak bile,bir insanın kendi hayatından olması demekti.O günlerde,
İspanya’da hristiyanlar,binlerce müslümanı;kadın,ihtiyar,çocuk demeden kılıçtan geçirmekteydi.Bir hristiyan ise,bir müslüman devletinde,o devletin kadısına,devletin padişahını şikayet edebilme hakkını kendisinde bulabiliyordu.Hızır Bey,hristiyan mimarı dinledi.Fatih Sultan Mehmed Han,bugünkü Ayasofya camiinden daha yüksek kubbeye ve daha üstün mimari hususiyetlere sahip bir camii yaptırmak istemiş ve o hristiyan mimar da bu işe talip olmuştu.Ama bir hristiyan olarak,müslümanların meşhur Ayasofya Kilisesinden daha üstün hususiyetleri haiz bir esere sahip olmalarına gönlü razı olmamıştı.Bu gayesini gerçekleştirebilmek için de böyle bir camiiyi kendisinin yapabileceğini söyleyerek işe talip oldu.Camiinin inşaatı başladı. Mısır’dan binbir zahmetle getirilmiş sütunların yüksekliklerini kısa tutmuş,dolayısıyla kubbenin yüksekliği de Ayasofyadan alçak olmuştu.İnşaatın bitmesine yakın ziyarete giden Fatih Sultan Mehmed Han,sütunların kasıtlı olarak küçültülüp,meşhur Ayasofyadan daha üstün bir binanın yapılmaması gayreti güdüldüğünü anladı.Bu hale çok hiddetlendi.Hristiyan mimarın cezalandırılmasını emretti.Emir yerine getirildi.Eli kesildi.Yüzlerce kilometreden binbir emekle gelen mermer sütunlar,hristiyan gayreti ile kısaltılmış,sultanın emri ve iyi niyeti ayaklar altına alınmıştı.Üstelik devletin kanun ve nizamına uymak karşılığında zımmilik hakkını bahşedilmiş olmasına rağmen,böyle bir yola tevessül etmişti.Bir mimar için el,her şeyden daha fazla lüzumluydu.Ama maalesef,düşünmeden işlediği bir suça diyet olmuş,elsiz kalmıştı.İki çocuğu bir hanımı vardı.Müslümanların halini,Osmanlıların adaletini bilenler; “Bu işte bir acelecilik var,müslümanlar bu işi yapanı suçlu bulurlar,hele onların adil kadıları,padişahın bile gözünün yaşına bakmaz cezasını verirler.” dediler.

Hristiyan mimar pek inanmasa da,ısrarlar karşısında dayanamayıp kadıya gitmeye karar verdi.İşte onun için,Hızır Beyin huzurunda bulunmaktaydı.Bütün bunları,adil Osmanlının adil kadısına tek tek anlattı.Hızır Bey,tam bir sükunetle hadiseyi dinledi.Daha sonra soruşturup,meseleye vakıf oldu.Şahitlerle beraber,Fatih Sultan Mehmed Hanı,imparatorların,kralların,beylerin
taht ve melekeleri,iki dudağı arasından çıkacak bir çift söze bağlı olan Osmanlı padişahını mahkemeye davet etti.Bildirilen saatte mahkeme teşkil edildi.O sırada,Fatih Sultan Mehmed Han da geldi.Eli kesilen hristiyan mimar ayakta duruyor,ürkek ürkek etrafını seyrediyordu.Böyle bir mahkeme ilk defa görüyordu.Çünkü onların bildiği,güçlü olanın hakim olmasıydı ve
gücü yetene her şey mübahtı.Köhne Bizans,zayıf olan herkesin ezildiği,güçsüzün elinden ekmeğini kapanın kahraman olduğu,mahkemelerin değil suçluya ceza vermek,zulüm gören masumu cezalandırdığı bir yerdi.Böyle bir toplumdan gelen bir kimse,Osmanlının adil idaresini hayal bile edemezdi.İstanbul Fatihi Sultan Mehmed Han,mahkeme salonu olarak kullanılan yere girince, baş köşede bulunan yere oturmak arzusuyla o tarafa doğru yöneldi.Padişahın bu halini gören Kadı Hızır Bey,hiç çekinmeden; “Oturma begüm! Hasmınla yüzleşmek üzere,mahkeme huzurunda ayakta dur!” dedi.Sultan,sözü ikiletmeden söylenilen yere geçti.Mahkemenin padişahı Hızır Beydi.Çünkü Hızır Beyin şahsında,İslamiyetin adil hükümleri karşısında bulunmaktaydı.Hızır Bey; “Sen Murad oğlu Mehmed! Bu zımminin elini kestirdin mi?” diyip söze başladı.Mahkeme neticesinde; “Sen,Murad oğlu Mehmed! Mahkeme edilmeden bu zımminin elini kestirdiğin için kısas olunacaksın! Senin elin de onunki gibi kesilecek! Eğer zımmiyi razı edebilirsen,ölünceye kadar onun ve çoluk-çocuğunun maişetini temin etmek karşılığında elini kesilmekten kurtarabilirsin!” dedi. Herkesle birlikte padişah da tam bir sükunet içerisinde kararı dinledi.Hristiyan mimar,bu ulvi karar karşısında daha fazla dayanamadı.Ağlayarak padişahın ellerine kapandı.Ölünceye kadar maişetini temin etmek karşılığında anlaştılar.Zalimleri bile ağlatacak böyle bir adaletin,ancak hak bir dinin mensupları tarafından icra edilebileceğini düşünen hristiyan mimar, aile efradı ile birlikte müslüman olmakla şereflendi.O da İslam dininin yayılması için gayret eden kimseler arasına katıldı.Bu mahkemeden birkaç gün sonra,Fatih Sultan Mehmed Han,kadı Hızır Beyi ziyaret etti.Mahkeme esnasında gösterdiği adalete teşekkür edip; “Eğer bana, bir suçlu gibi değil de,bir padişah gibi muamele etseydin,seni şu kılıcımla parçalardım.” dedi.Hızır Bey de,padişaha mahkeme esnasındaki hal ve hareketleri için teşekkür ettikten sonra; “Eğer padişahlığına güvenip,dinin emri olan hükmüme karşı gelseydin,seni bu aslanlara parçalatırdım.” dedi ve paltosunun iki eteğini çekti.Bakanlar,Hızır Beyin eteği altındaki iki aslanın sert bakışlarını gördüler. “Böyle sultana,böyle kadı.” demekten kendilerini alamadılar.

Edebiyatımızda meşhur bir usül önemli bazı olaylarla ilgili tarih düşürme geleneği idi.Ancak Hızır Beye gelinceye kadar mısralarla terkip hattı ebced harfleri zikredilmek sureti ile tarih düşürülmekte idi.Hızır Bey ise kıtanın son kelimesi ile tarih düşürme sanatını keşfetmiş,bu husus kendisinden sonra bir gelenek halini almıştır.Nitekim İstanbulun fethine düşürdüğü tarih bu geleneğe çok güzel bir misal teşkil etmektedir. “Feth-i İstanbul’a nusret bulmadılar evvelün,Fethedip Sultan Muhammed kıldı tarih “Ahirün”.Biten son kelimesi “Ahirün”ebced usülüyle hesaplandığında İstanbulun fetih tarihi olan Hicri 857 senesi elde edilmektedir.Bu da Miladi takvimle 1453 yılına tekabül etmektedir.

Ülkemde Bu Adama Cevap Verecek Bir Alim Yok Mu?

Fatih Sultan Mehmed Han tahta geçtiği ilk günlerden itibaren fırsat buldukça sarayda çeşitli alimleri toplayıp onlarla ilmi sohbetler yapıyordu.Bu toplantılar zaman zaman orada bulunan yabancı ilim adamları da iştirak ediyordu.Yine böyle bir ilim meclisi teşkil edildiğinde,Kuzey Afrika ülkelerinden birinden gelen ve gizli ilimlerde maharet sahibi bir alim de katılmıştı. o alim,sultanın katında Türk alimlerini,sorduğu zor ve çözülmesi güç sorularla epeyce bunalttı.Onları cevap veremez gördükçe de yeni yeni sorular yöneltti ve üstünlük gösterisinde bulundu.Osmanlı ulemasının böyle aciz içinde kalması,cihan padişahı olan Fatihi son derece rahatsız etti.Bütün beyleri,paşaları ve vezirleri toplayıp; “Ülkemde bu adama cevap verecek bir
alim yok mudur? Çabuk olun,araştırın ve bana derhal müsbet bir cevap getirin!” dedi.Vatan topraklarını iyi bilen vezirler,düşündüler ve Sivrihisar Medresesinde görev yapan Hızır Beyi hatırladılar. Fatihe: “Sultanım! Ülkemizde Hızır Bey adında değerli bir alimimiz var, emir buyurursanız,haberci gönderip buraya çağıralım.” dediler.Sultan “Durmayın,kim varsa derhal davet edin,hemen gelsin.” buyurdu.Bunun üzerine,Hızır Beyi çağırmak üzere Sivrihisara üç kişilik bir heyet gönderdiler.Hızır Bey,bu heyetle Edirneye geldi.Hızır Bey,o zamana daha 30 yaşında ve asker kıyafetinde bulunduğundan,yaş ve kıyafeti,meşhur alimlere meydan okuyan zatın alay edercesine gülmesine sebep oldu.Onun bu tavrı üzerine Hızır Çelebi; “Gereksiz yere gülenler, hoşa gidenlerden sayılmaz.Soracağın her ne ise hemen bildir.Sözün gelişi beni de başarısızlığa uğrayacaklardan biri say.” bunun üzerine misafir alim,padişahın huzurunda ve kendinden son derece emin bir şekilde Hızır Çelebiye sorularını yöneltti.O sorarken Hızır Çelebi mütevazı bir şekilde önüne bakıp gülümseyerek notlarını tuttu.Sonra sorulan suallerin hepsine teker teker ve gayet güzel cevaplar verdi.Çözülecek hiçbir meseleyi ortada bırakmadı.Misafir alim hiç beklemediği bu durum karşısında bir hayli şaşırdı ve tedirgin oldu.Sonra soru sorma sırası Hızır Beye geldi.Fatih Sultan Mehmed’den izin istedikten o alime dönerek 16 değişik ilimden çözümü güç birer mesele sordu.Misafirin bu konulardan haberi bulunmadığından dili tutuldu ve pekçok ilim adamının ortasında utanç içinde kaldı.Sonra; “Hızır Bey,İslam aleminde benzeri pek az bulunan ilim adamlarınızdan biridir.Kendisinde öylesine bir hafıza ve zeka var ki,karşısında durmak mümkün değildir.” diye itirafta bulundu.Kerim ve ihsan sahibi yüce padişah sonuçtan çok memnun oldu.Sevinç ve heyecandan yerinden kalkıp yeniden oturdu.Hızır Beyi hararetle tebrik ederek; “Yüzümüzü ak eyledin.Cenab-ı Hak da iki cihnda senin yüzünü ak eyleyip,ilmini ve fazılını arttırsın.” dedi.Sonra sırtındaki kürkü çıkarıp,Hızır Beyin sırtına geçirdi.Yine bu memnuniyetinin karşılığı olarak Hızır Beyi atalarının inşa ettiği Bursadaki Sultaniye Medresesi müderrisliğine tayin etti.

Scroll to Top