Ali Fuat Başgil Dil Devrimi Fikirleri

Bu ay geriye dönük mülakat gerçekleştirdik.Lisan devriminin yapıldığı zamanları yaşayanlardan Ali Fuat Başgil’in 1948’de yazdıklarından istifade ile bir söyleşi yaptık.İstifadeye medar olur ümit ederiz.(Söyleşiyi yapanların girişi)

Soru:Bu günden Osmanlı Türkçesi çalışmalarına bakınca ümitliyiz,güzel çalışmalar/gelişmeler oluyor.Siz Osmanlı Türkçesini nasıl görüyorsunuz,nasıl tanımlarsınız?

Cevap: Bu memlekette “Osmanlıca” ve “Öz Türkçe”,Beyaz Türkçe,Kızıl Türkçe… gibi birkaç dil yoktur.Bu topraklar üstünde bir tek millet vardır:Muhtelif soy ensarlarının uzun bir tarih vukuatı ve istihaleleri içinde ve birçok ruhi ve ictimai faktörlerin yumruğu altında yoğrulup Türk ekseriyetinin kanı,inancı ve kültürü ile kaynaşmasından hasıl olan bugünkü Türk Milleti.Bu milletin de bir tek dili vardır:Yerli ve yabancı muhtelif dil elemanlarının tarih kazanında kaynaya kaynaya helmelenip hamur olmasından meydana gelen ve her büyük milletin dili gibi,iç ve dış mıntıkanın icaplarına göre,yavaş fakat devamlı bir tekamül süzgecinden geçerek süzüle süzüle bugünkü berraklığını bulan memleket dili Türkçemiz.Sayısız fikir ve kalem sahibi nesillerin asırlar içinde göz nuru dökerek karınca sabrıyla işleyip şimdiki inceliğine eriştiği atalar mirası Türkçemiz.Çatısı ve yapısı itibariyle dünyanın en modern,ahengi ve edası itibariyle en şirin sedası ve telaffuzu itibariyle dünyanın en hoş ve tatlı dillerinden biri olan güzel Türkçemiz…Milli kütüphanemizi dolduran ve bugünlerimizi dünlerimizin asaletine bağlayan,ilmi ve edebi sayısız kitapların ve kitabelerin sessiz ve mukaddes dili Türkçemiz. Her kelimesinde asil bir milletin en az bin yıllık bir tarihinin biriktirdiği mana ve hatıralar saklı bulunan lisan şekline girmiş milli ruhumuz,hararet ve heyecan ocağımız,ana baba dili canım Türkçemiz.Çocukarımızın evde ana babalarıyla,mektep koridorlarında hocalarıyla,herkesin sokakta,pazarda,iş üzerinde ve ahbaplık ederken birbiriyle konuşup anlaştığı millet malı ve amme mirası Türkçemiz. İşte benim,sizin,hepimizin müşterek dili ve millet ocağımızın ateşi Türkçemiz budur.Ve ben bundan başka bir Türkçe bilmiyorum.Yalnız şunu biliyorum ki,bu memleket dilimizin başıa gelenler hiçbir büyük millet dilinin başına gelmemiş ve uğradığı suikastin tarihte misli görülmemiştir. Partici ve politikacı olmadığım gibi mütehassısı da değilim.Dil bahsindeki bilgim,her münevver Türk’ün bilgisinden fazla değildir.Fakat ne beis var? Ciğerinden yaralı bir insanın acı duyup feryad etmesi için ciğer mütehassısı doktoru mu olması lazım?

Soru: Olan neydi?,neden bu noktaya geldi?

Cevap:Uzun uzadıya izaha ve isbata hacet mi var? Türkçemizin,hükümet zoru ve kanun yoluyla,içinden çıkılmaz tenakuzlara saplandığı ve bir trajikomik mesele haline konulduğu bugün artık herkesçe ve her sınıf halkça bilinen şeylerdendir.Hakikatin yüzü pektir ve bunu inkara mecal yoktur.Mızrak harare girmez.Güneş balçıkla sıvanmaz.Eğer bu memlekette barmen ve memurun kanununun ve daha bilmem hangi zabıta ve mahkeme kanununun üstünde,insan hakkını ve ebedi insanlığın yüksek şerefini ve imtiyazını koruyan bir hakkaniyet kanunu varsa,bu kanunun kanatları altına sığınarak söylüyorum ki,memleket dili Türkçemiz tarihin hiçbir devrinde ve hiçbir bir diyarında rastlanmadık bir hükümet hatasının kurbanı olmaktadır.Yarının,memleket tarihçisi!Bu sözüm sana armağan olsun.Ta ki bugünün tarihini yazarken bütün Türk bilginlerini bu müthiş hatanın faili olmakla itham etmeyesin!Gerçi susmamalı idik.Böyle bir hatayı görüp de susmanın bile ağır bir vebali olduğunu bilmeliydik. Bu bakımdan hepimiz suçluyuz.Fakat mazur gör:Baş eğdimse günahkar olduğumdan değil,boynumdaki evlat ve ayal yükümün ağırlığından eğdim.

Soru: Lisanımıza yapılan bu müdahele doğru muydu,ne dersiniz?

Cevap: Rivayet olunur ki,Eski Roma’nın şiddeti ve dehşetiyle meşhur olan hükümdarlarından Tiberius,bir gün Roma ayanına yaptığı bir hitabete uydurma bir kelime kullanır. Yüksek otoritesini iyice göstermek için olacak ki,kelimeyi bir iki defa da üstüne basarak tekrarlar.Ayandan Marsellus,hükümdarın sözünü keserek,memleket diline hürmet etmesini rica eder.Derhal efendisini müdaafaya atılan saray adamlarından Kapito der ki:Marsellus!Bahis mezvui ettiğin kelime,tutalım ki memleket dilinden değildir. Fakat mademki Roma İmparatorluğunun şanlı sahibi Sezar’ın ağzından çıkmıştır,artık memleketli olmuştur.Bilesin ki,Sezar her şeyin üstünde ve her şeye kadirdir. Bunun üzerine Marsellus,salonu kaplayan soğuk bir sükun perdesini yırtarak,sadece hikmet ve hakikat olan şu cevabı verir:Kapito yalan söylüyor.Sezar!Sen dilediğin insanlara Roma vatandaşlığı sıfatı verir,mevki ve rütbe ihsan edersin;fakat memleket dilinden olmayan bir kelimeye Romalı olma hakkı veremezsin. Elbette veremez.Zira bir memleketin dili,o memleketin tarihinin ve psiko-sosyolojik varlığının mahsülü ve asırlar içinde nesillerin birbirine devredip emanet ettiği bir ocak mirası ve bir ecdad malikidir.Bunda kimsenin,hükümet adamı sıfat ve otoritesiyle,tasarrufa hakkı yoktur.

Soru: Niçin Türkçemiz esrarengiz bir hükümet işi ve bu yüzden memlekette içinden çıkılmaz bir dil ihdas edilmiştir?Niçin kanun kuvvetiyle ana baba dilimizi terk etmeye zorlandık?Bunun sebebi,lüzumu ve faidesi nedir,ne olabilir?

Cevap: Eğer hukuka bağlı bir devlet nizamı içinde yaşıyorsak bunu sorup öğrenmeye hakkımız vardır.Neticesi memlekete,yaşayan ve yaşayacak nesillere ait olan bir hükümet teşebbüsünde,her şeyden evvel,bu teşebbüsün sebebi lüzumu ve hiç olmazsa faidesi gösterilmek lazımdır.Ta ki teşebbüsün yerindeliğine inanılsın.Hükümet teşebbüslerinde muvaffakiyetin sırrı,kuvvet ve cebrde değil,ammenin vicdanında ve güvenindedir.Hükümetçe girişilen bir işin ve yapılan bir tasarrufun yerindeliğine gönüllerde inanç ve güvenin doğmak için de,o işin tasarrufun memleket şuuru ve mantıkıyla izahı kabul bir sebebi,hikmet ve lüzumu olmak gerekir.Aksi takdirde yapılan iş haksız ve tasarruf batıldır.Çünkü “Raiyye üzerinde tasarruf,maslahata menuttur.” kaidesi eskimemiş ve hiç eskimeyecektir.Bu kaide, dün olduğu gibi,bugün en ileri ve medeni memleketler hukukunda hükümet işlerinin ve icraatının yegane ölçüsü,haklı ve meşrui olmasının esasıdır.Bu Kaideden inkılap hareketleri bile müstesna değildir.İnkılap rastgele bir hareket olmadığı gibi,ölçüsüz ve ifratçı bir hamle de değildir.Hatta dikkat edersen,ekseri inkılaplar kah ölçüsüzlük hastalığından ölmüş,kah kendi kazdıkları ifrat kuyusuna düşerek boğulmuştur.

Soru: Bu hareket neden yapılamazdı,bu konudaki fikirleriniz nelerdir?

Cevap: Eğer bu düşüncelerimde yanılmıyorsam,tekrar hareket noktama geliyorum.Kanun yoluyla dil değiştirme gibi muazzam bir hükümet tasarrufu acaba hangi bir maslahatın icabına,mantık ve lüzumuna dayanmaktadır? “Bab-ı Alice” yi kovacağız, “Osmanlıca” yı Türkçeleştireceğiz,halk dilini ilim ve adalet dili yapacağız… Gibi yüzündeki cilasından başka içinde bir kıymet taşımayan sözleri geçelim.Eğer karaya kara,beyaza beyaz demekle bir suç işlemiyorsak olmazsak,aşikar ki(aritmetik) değil hesap kelimesi Türkçedir;(yargıç) değil, hakim kelimesi halkçadır.Kabul edelim ki dil,geniş bir ölçüde,alışkanlıktır.Doğduğumuz zaman iki üç sene konuşmasını bilmiyorduk. Yavaş yavaş öğrenip alıştık.İki dile de alışırız.Bugün yadırgadığımıza yarın imreniriz.İnsan alışkanlıklar ile yaşayan bir hayvandır.Fakat dil değiştirmek için bu kafi bir sebep midir?Bir milletin dili beş on senenin,bir iki neslin işi ve eseri değil;asırlar içinde nesillerin damağındaki dil hafızası merkezlerinde güvenli, bir tabiat ve istidat haline gelmiş ve nevin biyolojin varlığına yerleşmiş bir alışkanlıktır.muayyen bir hayvan nevinin fertlerinde tabii insiyaklar nasıl bir irsi itiyad ise,muayyen bir cemiyetin insanlarında da memleket dili ve onun kelime tabirleri hatta edası ve üslubu öylece irsi bir itiyaddır.Hem insan yalnız iki yeni bir dili değil;Her şeye mesela zehir içmeye,afyon yutmaya,yalan sölemeye de alışır.Yeni bir dil icadını meşrulaştıracak olan bir sebep,insanın bu tabii istidadı ve her şeye alışan bir hayvan olması mıdır?Değilse,tekrar hareket noktamıza gelelim: Hükümetçe,girişilen ve bu memleketin modern ilim ve irfan hayatının gelişmesini en az bir asır geciktirecek olan dil davasının mevzui ve gayesi nedir,ne olabilir? Farz ediyorum ki,bu dava korkunç bir siyasi taassubun eseri yahud bir toplum çılgınlığının arzı değildir;o halde,millet mefhumnu bile kökünden kazımaya giden bu misli görülmemiş davanın delili ve sübut vasıtaları nelerdir,neler olabilir?

Soru: Fikir ehli birisi olarak kelimelerimize reva görülen bu zulmü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Cevap: Bizde azgın bir zümrenin tahakkümü altında,fikir adamının hayatı,en huzursuz ve emniyetsiz bir hayat olmuştur.Bir ilim adamının,mesleki emniyeti,vücuda getirdiği eserin devam edeceğine ve gelecek nesillerin,ondan faideleneciğine inanmasından doğar.kapanıp,göz nuru dökerek,vücuda getirdiği eserinin,kısa bir zaman sonra,bakkallarda kese kağıdı olacağını bilen bir münevverin,ilim adamı olabilmesine imkan yoktur.Onun içindir ki,bizde fikir adamları günü gününe çalışmaya,bilgilerinin meyvesini hayatları içinde toplamaya koyulmuşlardır.Halbuki ilmi ve ciddi bir eser sırf onun üzerinde durmak şartıyla,beş on sene sabırlı ve feragatli bir çalışma ile vücuda gelir.Garbde ilim ve medeniyet,bu türlü çalışmanın mahsülü olmuştur.Fakat garblı bir ömür verip vücuda getirdiği eserinin kısa bir zamanda anlaşılmaz bir saçmalık olacağından endişe etmez.Eserinin,dilinin bir emirle veya bir zümre tahakkümü ile altüst edileceğini,aklına bile getirmez.Bilindiği gibi Fransızca;Latince,Grekçe kelimelerle eski Frank kelime elemanlarından mürekkep bir lisandır.Fakat hiçbir Fransız’ın,yabancıdır diye,bu kelimeleri atmak ve yerlerine kelime uydurmak,hayalinden bile geçmez.ya şu muazzam Anglo-Amerikan dünyasına ne dersiniz?İngilizce;bir yarısı Fransız,öbür yarısı Alman kelimelerinden teşekkül etmiştir.Fakat Anglo-Amerikan milleti içinden hiç kimsenin ve hiçbir zümrenin çıkıp da,bunlar yabancıdır diye Fransız ve Alman kelime elemanlarını dillerinden atmak,aklından geçmiyor.Çünkü bu milletler,biliyorlar ki,bütün lisanlar tarihen mürekkep elemanlı olarak teşekkül etmiştir.Ve bugün,İngilizce,Fransızca gibi dünyanın en zengin dilleri,muhtelif elemanlı mürekkep dillerdir. Bize gelince;senelerden beri,ardı arkası gelmeyen diktoryal idareler,tutturdular:Hayır sen,en az bin senelik bir tarih içinde,aheste beste teşekkül etmiş,her devirde biraz daha teşekkül ederek bugünkü güzelliğini,ahngini ve emsalsiz zevkini bulmuş olan milli dilini bırakacak ve benim beğendiğim dil ile konuşacak ve yazacaksın, dediler.

Soru: Niçin?

Cevap: Çünkü senin bin senelik dediğin dil,saltanat devrinin dilidir.Tarihe karışan saltanatla beraber dilinin de tarih olması,Arapça,Farsça kelime elemanlarının geldikleri yerlere gitmesi lazımdır… Fakat saltanat,sırf siyasi bir kadrodur,dil ise ictimai ve milli bir müessesedir.Saltanat yıkılır,yerine cumhuriyet gelir,bununla milli bünye değişmediği gibi,milli dilin de değişmemesi lazım gelmez mi? Birbirinden ayrı olan bu iki şeyi,hangi mantıkla birbirine bağlıyorsunuz?

Soru: Netice ne oldu?

 

Cevap: Evvela,yıkılan dil ile birlikte ilim ve fikir hayatı da yıkıldı.En az yüz seneden önce,bu memlekette ilmin ve ilmi tefekkürün dirilmesine imkan yoktur.Çünkü ilmin yarısı fikir,yarısı da lisandır.Fransızların dediği gibi, “Mükemmel bir ilim,mükemmel bir lisandır.” Netice,bundan ibaret de değildir:bugün Türkiye halkı ikiye bölünmüş durumdadır.Bir tarafta milli dilciler,öbür tarafta uydurmacılar.Birbirini anlamayan,hatta birbirine düşman gibi bakan iki zümre. Gençler,ünversitede hocalarının,hocalar gençlerin,evde ana babaları çocuklarının dilini anlamaz oldular.Bu keşmekeş içinde,bu memlekette ilim adamı yetişmemesinde değil,yetişmesine hayret ederler.İlmin ifade vasıtası,lisandır.Türkiye’de,bugün kararını bulmuş bir lisan var mıdır ki,ilim olsun.

Scroll to Top