Kelime Ve Kültür

Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı; Söz ola ağulu aşı yağ ile bal ede bir söz

Zamanın İngiliz başbakanı İngiliz imparatoruna şöyle bir soru sormuş: “Sayın haşmet meab, İngiliz İmparatorluğu ile İngiliz donanması arasında bir tercih durumunda kalsanız, hangisini tercih edersiniz?” İmparator hiç düşünmeden “Elbette İngiliz donanması demiş”. Çünkü İngiliz donanması bana yeniden İngiliz İmparatorluğunu kazandırır. Başkan ikinci soruya geçmiş:
“Peki, Britanya Adası ile İngiliz donanması arasında tercih durumunda kalsanız neyi tercih edersiniz?” İmparator yine düşünmeden “Elbette Britanya Adası” demiş. “Çünkü Britanya Adası bana yeniden bir İngiliz donanması inşa eder.” Başbakan son sorusunu sormuş: “Peki ya, Britanya Adası ile Shakespeare arasında bir tercih durumunda kalsanız, hangisini tercih edersiniz?”
İmparator “Elbette Shakespeare.” demiş. “Çünkü Shakespeare bana yeniden bir İngiliz milletini kazandırır.” İngiliz İmparatorunun sözleri mübalağalı değil mi? Acaba gerçekten Shakespeare İngiliz milletiyle kıyaslandığı zaman tercih edilecek kadar mühim mi? Bana kalırsa İngiliz İmparatorunun söylemiş olduğu sözde büyük bir hakikat payı var. Kıssadan hisse bir milletin kültürü o milletin öz benliğidir. Kültürünü kaybetmiş bir millet her şeyini kaybetmiş demektir. Tatarlar “Tilin coytkan, özün coytar.” Yani “Dilini kaybeden, özünü, kimliğini, kişiliğini kaybeder.” demişler.

Konfüçyüs’e sordular: “Bir memleketi yönetmeye çağrılsaydınız yapacağınız ilk iş ne olurdu?” Konfüçyüs, şöyle cevap verdi: “Hiç şüphesiz dili gözden geçirmekle işe başlardım.”  ve dinleyicilerin hayret dolu bakışları arasında sözlerine şöyle devam etti: “Dil kusurlu olursa, kelimeler düşünceyi iyi anlatamaz. Düşünce iyi anlatılmazsa, yapılması gereken şeyler doğru
yapılamaz. Ödevler gereği gibi yapılmazsa, töre ve kültür bozulur. Töre ve kültür bozulursa, adalet yanlış yola sapar. Adalet yoldan çıkarsa, şaşkınlık içine düşen halk ne yapacağını, işin nereye varacağını bilemez, işte bunun içindir ki hiçbir şey dil kadar önemli değildir.”

Sömürge Ülkesi Miyiz?

Oktay Sinanoğlu, Japonya’da başından geçenleri anlatırken, şöyle bir olay anlatır: Ben müsteşara dedim ki: “Siz tanzimata başlarken bu işler Japonca olmaz, demişsiniz ve eğitim dilini İngilizce yapmakla ilerlemişsiniz. Ben Türkiye’de böyle dedim.” dedim. Adam bir kızdı, “Siz bizi sömürge mi zannettiniz?” diyip arkasında duran ciltler dolusu Japon eğitim tarihi kitaplarını gösterdi. bazılarından bölümler okudu, tercüme etti ve “Başından beri her şey Japonca olmuştur.” dedi. İlk yıllarda birisi çıkıp bu işler Japonca olmaz, İngilizce yapalım demiş. Adam, ertesi gün evinde ölü bulunmuş. Bir daha da böyle bir söz çıkamamış. Meğer o adam da Amerika’da birkaç yıl ateşe olarak bulunmuşmuş. Demek orada kafaya alınmış. (Türk Einstein’i. S. 270, İş Bankası Y. 2003) Japon müsteşar “Siz bizi sörmüge mi zannettiniz?” demekle yabancı dilde eğitim yapanlar, sömürge ülkeleridir demek mi istiyordu acaba? Bu mantıkla düşündüğümüzde, bizim bazı lise ve üniversitelerimizde İngilizce eğitim yapıldığına göre biz de sömürge ülkesi konumuna mı düşüyoruz? Bizim sömürge ülkesi olmadığımız bir gerçek olmakla beraber, sömürge ülkelerin yabancı dille  -özellikle İngilizce-  eğitim yaptığı da bir gerçek.

Temel İngiltere’ye gidip gelmiş. Tanıdıkları “Temel İngilizce bilmediğin için sıkıntı çektin mi?” diye sormuşlar. Temel “Ben pek sıkıntı çekmedim, ama İngilizler bayağı zorlandılar.” demiş. Aslında bu fıkradaki Temel’in yerine İngilizleri, İngilizlerin yerine de İngilizlerim hükmettiği sömürge ülkeleri koymamız daha gerçekçi olacaktır. Zira İngilizler işgal ettikleri her ülkede İngilizce eğitimi şart koşmuşlardır. Neticede çoğu sömürge ülkeleri kendi öz dillerini unutma derecesine geldiler. Hatta bazı milletler kendi dillerini bile unuttular. Emperyalistler işgal ettikleri her ülkede kendi dillerini zorla yerli ahaliye öğrettiler. Bunun pekçok faydası vardır. Bir kere kendileri onların dillerini öğrenme zahmetinden kurtuluyordu. Dahası yerli ahali sömürgecilerin dilini öğrendiği zaman kolaylıkla sömürgecilerin kültürüne adapte olup, kendi kültüründen ve milletinden kopuyor, bir nevi sömürgeci oluyordu. Emperyalimzde Fransızlar, İngilizler kadar olmasa da, onlar da geri kalmamışlardır. Ahmet Varol tarafından hazırlanan bir sitede İslam ülkeleri ile ilgili bilgiler var. Yaklaşık 70 civarında İslam ülkesinin ele alındığı sitede, bu ülkelerin 26’sı ya resmi olarak ya da ikinci derecede resmi olarak Fransızca ve İngilizce konuşuyor. Dil hususundaki bu bilgiler sömürge ülkelerinin karakteristik bir yapısını ortaya koyuyor. Emperyalist ülkeler nereyi işgal etmişlerse ora halkına mutlaka kendi dillerini de dayatmışlardır.

Kelime Zengiliği Ve Kültür

Mutfağınızda ne kadar malzemeniz varsa, o kadar yemek yapabilirsiniz. Bir milletin kelimeleri de o milletin kültür mutfağındaki malzemelerdir. Kelime haznesi çok olan bir milletin kültür ürünleri de o nisbette çok olacaktır. Dil fakirleştikçe, düşünce de kısırlaşıyor, bu kesin. Redhouse “Türkçe-İngilizce Sözlük” ü hazırlarken 1890’larda, tam yüz sene önceki Türkçe iki
yüz bin kelime yazılan ve konuşulan bir dil muhtevasına sahipti. Bu dil aşağı yukarı bugünkü dilden, İngilizce’den giren kelimeler de dahil elli bine düşmüştür. Çünkü Redhouse, artık kullanılmıyor diye pekçok kelimeyi sözlüğün ikinci ve üçüncü baskılarında çıkardı.(Doç. Dr. Emin Işık. Bilgi, Bilim ve İslam-2, S.90). (Türk Dil Kurumunun çıkardığı sözlükte ise kelime
sayısı 28 bindir. Beynin Hürriyeti. S.242)

Scroll to Top